
Bazı insanlar vardır — onlara doğru yürürsün, neden yürüdüğünü bilmeden. Çocuklar bunu en iyi yapar. Henüz utanmayı öğrenmemişlerdir, bu yüzden içgüdülerine ihanet etmezler. Bir sıcaklık hissederler, giderler. Basittir. Doğrudur.
Büyümek, bu tür bilgiden uzaklaşmaktır çoğunlukla. Ama bazı insanların yanında o uzaklık kapanır — farkında bile olmadan. Bir şey hissedersin, söze gelmez, tanımlanamaz. Ama bedenin bildiği türden bir gerçek.
Bu insanlar genellikle kendilerini bilmez. Başkalarını bildikleri kadar.
Babalar bazen bir cümleyle ev inşa eder, bazen bir cümleyle duvar. Fark ettirmeden. Hatta sevgiyle. Sıralama yapılır — kim önce, kim sonra, kim daha az. Böyle söylenir ve orada bırakılır. Cümle orada biter. Ama insan orada bitmez. Taşınır. Beslenir. Yıllar geçer, o sıralama artık bir gerçek değil, bir yerçekimidir. İnsan ona göre düşer, ona göre durur, ona göre kendinden şüphe eder.
Oysa hayatı ayakta tutan oydu. Herkesi tutan. En çok aranan. Duygusal zekâsı en yüksek, başarısı en somut — ama bunların hiçbiri sayılmamıştı, çünkü sayılacak bir dil yoktu evin içinde onlar için. Bazı meziyetler ancak kriz anında görünür olur. Kriz geçince unutulur. Ve o meziyet sahibi, görünmez olmaya o kadar alışır ki, görünmek istediğinde bile beceremez.
Saçlarını sevmiyor. Onlara küs, onlar da ona küsmüş zaten — incelmişler, susmak zorunda kalmışlar. Doğal halleri kabul görmediyse, insan zamanla o hali kendisi de reddetmeye başlar. Ayna önünde düşman görür, oysa düşman aynada değildir. Çok daha geridedir, çok daha eskidir.
Kabarık saçını düzleştiren, kıvırcık saçını söküp atan, rengini örten — bu insanlar az değildir. Bedeninin bir parçasına savaş açmak, yorucu bir alışkanlıktır. Ve alışkanlık haline gelince artık savaş gibi hissettirmez. Sabah rutini gibi hissettirir. Olağan. Kaçınılmaz. Sanki hep böyleymiş gibi.
Oysa o saçlar dalgalı doğdu. Serilmek için, kabarmak için. Sonra biri baktı ve beğenmedi. Sonra bir başkası. Sonra ayna. Sonra kendisi. Düzleştirildi, bastırıldı, yıllarca kendisi olmaktan men edildi. Zorlandıkça inceldiler. Yıprandılar. Ama gitmedi hiçbiri.
Çünkü bazı şeyler vardır — ne kadar reddedilirlerse reddedilsinler, varlıklarından vazgeçemezler. Bu zaaf değildir. Bu, başka türlü var olmayı hiç öğrenememiş olmaktır. Terk etmeyi bilmemek, bazen derin bir sadakattir. Bazen ise insanın kendi katiliyle kurduğu en eski ve en sessiz ilişkidir.
Herkes onu işgal eder. Sanki 600 yıllık bir ömrü varmış gibi dağıtır zamanını. Sanki kendisi bitmez tükenmez bir kaynak. Sanki bir gün gelip de dibine bakması gerekmez.
Bazı insanlar bir yere sürüklenir. Büyük bir kararla değil — küçük boyun eğişlerin birikmesiyle. Önce bir adım, sonra bir adım daha, sonra arkaya bakınca yolun çoktan kapandığını görür. Küçük bir şehir. Dar bir hayat. Ama dar olan şehir değildir — şehir sadece dışarıdaki halini yansıtır içindekinin.
Orada da çocuklar sever onu. Orada da telefon çalar, açar. Orada da herkes ondan önce gelir. Yer değişir, insan değişmez. Çünkü insan taşıdığı şeyi taşır — nereye giderse gitsin.
Kötü gecelerin ilk adresi, güzel sabahların da. Telefon çalar, açar — saat fark etmez, konu fark etmez, yorgunluk fark etmez. Çünkü fark etmemek, onun en eski alışkanlığıdır. Kendini fark ettirmemek de.
Karşısındakinin sıradan bir mevzusuna bile ölümcül bir dikkatle eğilir. Boynu ağrır, çişi gelir, midesi kazınır — hiçbir çağrıya kulak asmaz. Beden konuşur, o dinlemez. Çünkü orada, o anda, karşısındaki daha gerçektir kendisinden. Bu alçakgönüllülük değildir. Bu, kendini o kadar uzun süredir ikinci sıraya yazmaktır ki, birinci sıra artık yabancı gelir.
Herkes ona anlatır. Sadece sırları değil — utançları, çirkinlikleri, kimseye söyleyemedikleri. Çırılçıplak girerler içeri, hiç çekinmezler. İçi döşeli ama insansız bir ev gibidir o. Ayna yoktur bu evde. Ses yankı yapmaz — duvarlar değil, yılların içine işlemiş bir sessizlik emer her şeyi. Gelen, sesini geri dönüp duymaz. Kendini olduğundan farklı yaratabilir burada, kimse düzeltmez, hiçbir şey geri çarpmaz. Bu yüzden anlatırlar. Bu yüzden çekinmezler. Yargı gelmez çünkü ayna yoktur — ve aynasız bir yerde insan her zaman güzel görünür kendine.
Belki de bilerek durmuştur hayatın kenarında. Yaşamamak için değil — dinleyebilmek için. Çünkü anlatacak bir şeyi olan insan, gerçekten dinleyemez. Sabırsızlanır, sırasını bekler, kendi cümlesini hazırlar içinden. Ama o hep dinlemiştir. Tam, eksiksiz, kesintisiz. Ve bunun bir bedeli vardır — kendi hikayesinden vazgeçmek. Yaşanmamış, söylenmemiş, sırası hiç gelmemiş bir hayat. Başkalarının hayatlarıyla döşenmiş, kendisinkiyle değil. Hayat, yaşanmadan da geçer. Bunu keşfetmiştir bir yerden sonra. Ve bu keşif, kayıp gibi hissettirmiyordur bile — çünkü kaybedilen bir şey, önce sahip olunmuş olmalıdır.
Ve sahip olunmamış bir şeyin yasını tutmak, hiçbir dilin bilmediği bir acıdır. Sessiz, adsız, tarihsiz. Kimseye anlatılamaz — çünkü anlatmak için önce yaşanmış olması gerekir.
Bir sabah kalkar, her sabah yaptığı gibi. Tartıya bakar, her sabah yaptığı gibi. Sayı değişmiştir — istediği yöne. Durur orada, ayakları soğuk zeminde. Bekler. İçinde bir şeyin açılmasını, bir kapının aralanmasını, uzun süredir beklenen bir rahatlığın gelmesini bekler. Gelmez.
Mutlu olması gerekirdi. Bilir bunu. Ama mutluluk da öğrenilmiş bir şeydir — kimin gözünden bakıldığını öğrenir insan önce, sonra bakmayı. Ve o sabah tartının başında durur, sayıya bakar. Sayı doğrudur. Her şey doğrudur. İçi boştur.
Bazı insanlar için zaman, herkes gibi akmaz. Takvim yaprakları değil, çevresindekilerdir onların saati. Biri nişanlanır — bir şey sıkışır içinde. Sessizce. Tebrik eder, güler, masada en çok mutlu olan odur belki. Ama bir yerde, çok derinde, bir şey not alır. Tarih yazar. Başkasının tarihini, kendi defterine.
Geç kalmak, bir yere yetişememek değildir. Başkalarının vaktinde kalmaktır. Kendi saatin olmadığında herkesinkine bakarsın — ve herkesinkine baktığında, ibre hep aynı yerde durur: Hep biraz geride. Yıllar geçer, ibre oynamaz. Çünkü o saat, kurulmamıştır. Çok erken, çok usulca, başkasının eline bırakılmıştır. Ve o el, ibreyi kendi vaktine göre ayarlamıştır — iyilikle, sevgiyle, farkında bile olmadan. Şimdi sormak gerekir ama sorulmaz: Bu kaç yıldır kimin saati?
Platonik aşklar da bundandır belki. Ulaşılamayan, el sürülemeyen, hep uzakta tutulan. Çünkü gerçek bir aşk, gerçek bir talep getirir. Ben varım, der. Beni gör, der. Ve görülmek — gerçekten görülmek — en tehlikeli şeydir kendini küçük görenler için. Uzaktan sevmek daha güvenlidir. Yanmak ama yanmadığını sanmak. Isınmak ama ateşe yaklaşmamak. Hep o eşikte durmak — ne içeride ne dışarıda, ne evet ne hayır. Çünkü eşikte duran, reddedilmez. Ama uzaktan sevilen, hiçbir zaman gelmez. Gelemez. Çünkü davet edilmemiştir. Ve davet edilmeyen, bir gün başka bir kapıyı çalar. Bu kaçınılmazdır. Bu, her zaman olur. Sadece ne zaman olacağı bilinmez — ve o beklenti, platonik aşkın en ağır yüküdür. Gelmeyeceğini bile bile, gelmesini ummak. Kapının önünde oturmak, kapıyı çalmadan.
Utanç, suçluluktan farklıdır. Suçluluk "yanlış bir şey yaptım" der. Utanç ise "yanlış bir şeyim" der. Bu fark küçük görünür, değildir. Suçluluk eyleme bakar, geçer. Utanç insana bakar, kalır.
Bunu taşıyan biri, her şeyi hak etmediğini hisseder. Sevgiyi de, ilgiyi de, yeri de. Bu yüzden kendini listenin sonuna yazar — çünkü listenin başına yazmak, hak etmediği bir şeyi çalmak gibi hissettirir. Ve çalmak, zaten yanlış bir şey olduğunun kanıtı olur. Döngü kapanır. Ve kapalı bir döngünün içinde, her şey mantıklı görünür. Her şey yerli yerindedir. Hak etmemek, küçülmek, sessiz kalmak — bunlar kader gibi hisseder. Oysa kader değildir. Çok eskiden verilmiş, hiç sorgulanmamış bir karardır.
Dünyada bazı insanlar vardır, yanında olmak için sebep aramak gerekmez. Aranır, bulunur, konuşulur — sonra telefon kapanır ve insan fark eder ki bir şeyler hafiflemiştir. Ne zaman olduğunu bilmez. Nasıl olduğu da. Sadece olmuştur.
Bu insanlar güzel konuşmaz mutlaka. Doğru şeyi söylemez her zaman. Ama yanlış zamanda bile yanında olmayı bilir — ve bu, doğru zamanda doğru şeyi söylemekten çok daha nadir bir şeydir.
Sevdikleri şeyleri ölümüne sever. Yarım sevgi bilmez. Bir şey içine girdi mi — bir insan, bir fikir, bir ses — bütünüyle girer. Bu yüzden sevilmek de farklıdır onun tarafından. Sıradan bir ilgi değildir. Ağırlığı vardır. Kalıcılığı vardır. İnsan, onun tarafından sevildiğini hissettiğinde, bir yere ait olduğunu hisseder — tarif edemeden, kanıtlayamadan, ama kesinlikle.
Ve işte bu, en ağır gerçektir: En çok verenlerin adı en az anılır.
Oysa isim gerekmez bazen. Bazı varlıklar, anılmadan da iz bırakır. Geçtikleri yerler farklı kokar. Bıraktıkları insanlar farklı büyür. Bu görünmez bir şeydir — ama görünmez olan, yok olan değildir.
Sadece henüz doğru gözle bakılmamış olandır.
Yazı, kendimi ve dünyayı anlamanın yoludur. Deneme ve düşünceler aracılığıyla kimlik, dil ve dönüşümü keşfederim — bizi şekillendiren küçük anları.
Bağlı kalın — yeni yazılar ve düşünceler için bültenime abone olun.